Narin kiraz çiçeklerinden portakal bahçelerine…
Savaş alanında kılıçlarıyla dehşet saçıyor, kelle topluyor ve zafer kazanıyorlardı. Liderleri vahşi görünümlü maskeler ve miğferler kuşanıyordu. Tümü ölmeyi yenilmeye yeğ tutarak yaşadı. Onlar samuraydı; halen zalim kahramanlarıyla barışmaya çalışan bu topraklarda silinmez bir iz bırakmış, Japonya’yı yaklaşık 700 yıl yönetmiş seçkin savaşçı sınıfı. Bütün bu dehşet verici betimlemelere maruz kalan samuraylar kiraz çiçeklerinin narin, geçici güzelliğiyle özdeşleştiriliyordu. Kiraz ağaçları üzerine şiirler yazıyor ve kiraz çiçeklerini izlemek üzere abartılı partiler veriyordu. Sert görünümlü bir samurayın yapısıyla çelişir gibi görünen bu duruma samuraylarla ilgili bir yazının çevirmenliğini yapmış olan Toko Nakase şöyle bir açıklama getirmiştir: “Kiraz çiçeği solana kadar ağaçta kalmaz. En güzel döneminde ağaçtan düşer, aynen samurayın savaşırken öleceğini düşlemesi gibi.”
İşte bu köklü tarihe ve kültüre sahip samurayları beyazperdeye aktaran ise Akira Kurosawa olmuştu. Narin kiraz çiçekleriyle özdeşleşen samurayları anlattığı filmleriyle meşhur olan Kurosawa sinema dünyasındaki gezintisini portakal bahçelerinin renklerinin görkemini destansı bir biçimde anlattığı “Yume/Düşler” ile sonlandırmayı düşünüyordu ama bu filminin üzerine iki film daha çekmişti.
Akira Kurusowa baba tarafından güçlü bir kökene sahip ve Japon kültürünün özelliklerinden sekiz kardeş olmalarına rağmen annesinden veya kız kardeşlerinden hiç bahsedilmeyen biriydi. 23 Mart 1910′da Tokyo’da doğmuştu. Babası bir samuraydı. Toyoma İmparatorluk Akademisini bitirmiş ve aynı zamanda savaş hocalığı yapmaktaydı. Annesi ise bir ev kadınıydı ve Kurosawa’nın kendi yazmış olduğu “Kurbağa Yağı Satıcısı” kitabında da annesinden bahsederken şunu anlatıyordu; Japonlara özgü dinsel bir intihar söz konusu olduğunda yenilecek son yemeğin belli kurallara göre sunulması geleneği mevcuttu ve annesi her seferinde balığı tabağa yanlış yerleştirirdi. “Annelik” bir çok toplumda kutsal sayılmasına rağmen Japon toplumu görüldüğü üzere kadınlara verilebilecek en az değeri veriyordu. Törelerine göre erkek kadından yaşlılar gençlerden üstün sayılırmış. Kadınların söz hakkına sahip olmadığını gördüğümüz Japon Toplumu’nun özelliklerini taşıyan Kurosawa filmlerinden “Yojimbo”da bizi daha farklı bir kadın figürü karşılamaktadır. Zaten bir genelev işletici olan kadın, kocasına kafa tutmakta ve ailenin erkeklerine emir vermektedir. “Kötü”nün de olabildiğince kötü olmasını görüyoruz burda da. Ayrıca “Kanlı Taht” ya da diğer adıyla “Örümceğin Şatosu” filmindeli kadın karakter yine bize kötüyü simgeleyen kocasının aklına giren bir kadın portresi çizmektedir. Zaten bilindiği üzere film bir “Macbeth” uyarlamasıdır.
Kadın erkek hiyerarşisinin dışında Marx Weber’in “İdeal Tip” aile tanımına ve Le Play’in “Kök Aile” tanımını da içinde barındıran bir aile kavramları vardı Japonların; karı-koca, kocanın evlenmemiş çocukları, kocanın büyük oğlu, büyük oğlun karısı ile çocuklarından oluşmuş üç kuşaklık bir ailedir. Görüldüğü üzere kocadan ve kocanın çocuklarından bahsedilmektedir. Erk, söz ve üstünlük sahibi erkektedir. Kapalı ve geleneksel bir toplum olmasının yanı sıra Japon tarihine bakıldığındayazıyı ve sanatı Çin’den, yedi yüz yıllık bir aradan sonra Zen Budizmi, Zen Felsefesi ve Zen Sanatlarını da aynı kaynaktan alan bu ülke, daha sonraları da Batı Kültürü’nden etkilenmiştir. Ancak Japon insanı dışardan alınan bu kültürleri yeniden biçimlendirerek içselleştirir. Japon insanı özellikle Budizm’in de etkisiyle hoş görülü ve anlayışlı ama gerektiğinde son derece katıdır. Bu katılığı yine “Yume/Düşler” filminde küçük çocuğun yaptığı şey yüzünden eve alınmama cezasına çarptırılmasıyla görmekteyiz.
Geleneksel kültürün temeli olan aile ilişkilerinde büyük ölçüde kuralcı ve çoğunlukla geleneklere bağlı yapısıyla dikkat çeker. Japon insanı çok küçük yaşlarda yaşamla tanışmayı ve mücadele etmeyi öğrenmeye başlar, bu da babasının Kuroswaw’nın iyiliğini düşünerek hazırladığı günlük programın nedenini bir nebze olsun anlamamızı kolaylaştırıyor. Küçük yaşlardan itibaren çevresine saygılı ve geleneklerle uyumlu yetiştirilen Japonlar “ben” demeyi adeta ayıp sayarlar. Belki de Japon insanını Batı insanından ayıran en önemli fark ve Kurosawa’nın en çok üzerinde durduğu nokta buydu.
Aile içi ilişkiler böyleyken toplumda da 1868′e kadar süren katı bir kast sistemiyle karşılaşmaktaydık. Samuraylar en üst seviyedeyken en aşağıya doğru onları çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar takip ediyordu. Kast dışına çıkmanın yasak olduğu bu dönemde Samuraylar çiftçilik yapamıyorlardı ama çiftçiler kadar maaş alıyorlardı. Tabi bu sadece barış zamanları için geçerliydi. Samuraylar kılıç kullanma imtiyazına sahip tek sınıfı oluşturuyordu. 1868 Meiji reformuyla bütün bu sınıf ayrımları ortadan kalmış olsa bile sınıf atlamak isteyen ama bunun hiç bir yolu olmadığını bilen tüccarlar samuray ailelerine oğullarını kızlarını evlatlık veriyorlar ve bu çocuklar böylece iç güveysi oluyordu. Samuraylar zengin tüccarların paralarından yararlanırken, tüccarların da çocukları bir bakıma kurtulmuş oluyordu. “Kagemusha” da aile yapısı ve hükümdarlık ile ilgili fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Varis olarak babası yerine küçük bir çocuğun atanması ve çocuğun onlarla büyümüş olmasına rağmen onların kanını taşımıyor olması da Japon kültüründe kast sisteminin tüccarlar tarafından evlatlık sistemiyle bozulmasıyla ilgili bir örnek teşkil ediyor kanımca.Bunların dışında çocukların yetiştirilmesi konusunda çok katı kurallara sahip olan Japon kültürü bebeğin temizlik eğitimine üç dört aylıkken başlıyordu ve bunun yanı sıra çocuğa verilen eğitimin yaptırımları arasında cin, öcü gibi şeylerle korkutulması ya da gülünç duruma düşürülerek utandırılması tehtidi vardı. “Ağustos’ta Rapsodi” filminde çocukların anlatılan “su perisi”nden korkması ve daha sonra çocuklardan birinin “su perisi” kılığına girdiği zaman çığlıklar içinde kaçmalarının nedenlerini de Japon Kültürü’nün bu özelliğinde arayabiliriz. Bütün bunların ve daha nicelerinin daha sonraki hayatında çocuğa yardımı olacağı düşünülse de şu anda bakıldığı zaman küçük yaşta olan bir çocuk için ağır koşullardı. Kurosawa’nın babası da onun eğitimini annesine bırakmak istemediği için ve Kurosawa çok çelimsiz olduğu için ona günlük bir plan çıkarmıştı. Kurosawa yaşıtlarına göre geç algıladığı için ilkokulda bütün öğrencilerden ayrı bir yere oturtulmuştu ve duygusal mizacını en küçük terslikte göz yaşlarına boğularak ortaya koyuyordu ve bu yüzden “sulugöz” lakabıyla anılıyordu. Babası hem kendisini hem de ruhunu geliştirmesi için hazırladığı bu program onun sabah çok erken evden çıkıp akşam geç saatlerde eve dönmesine neden olsa da bütün bu yapması gerekenlerin arasında kendi isteğiyle yaptığı şeyler de vardı. Babası bu kadar sert görünümlü bir insan olsa da Batı’ya ilgi duyan birisiydi; Babası Japonya’da ilk yüzme havuzunu yaptıran ve batı kaynaklı bir spor olan beyzbolun yaygınlaşmasına katkıda bulunmuş bir insandı. Bütün bu süreç içerisinde daha sonraları hayatındaki üç gizli güç diyeceği insanlarla zaman geçiriyordu.
Bunlardan bir tanesi onu bütün koşullarda zorlayarak kişiliğinin gelişmesini sağladığı abisiydi. Kırılgan bir fiziği kadar kırılgan bir yapısı vardı Kurosawa’nın. Liseyi bitirir bitirmez abisinin yanına taşındı. Abisi bir “benshi” idi, sessiz sinema dönemlerinde seyirciye filmi anlatan ve zaman zaman kendi yorumunu da katan kişilere benshi denirdi. Abisi ile birlikte filmlere giderdi ve bu sayede küçük yaşta bir çok klasiği izleme şansına sahip olmuştu. Grfiffith, Vidor, Chaplin, Keaton, Ford ve Renoir’in filmlerini görmüş ve hepsinden çok etkilenmişti. En çok sevdiği ve etkilendiği yönetmenler ise Ford ve Renoir olmuştur. Japonya sessiz sinema döneminden çıkmaya başladığı zaman işsiz kalan abisinin intiharı Kurosawa’yı derinden etkilemişti ve en çok üzüldüğü şeylerden biri de bundan sadece üç yıl sonra yönetmenliğe başlamış olmasını abisinin görememiş olmasıydı. Abisi onu çeşitli koşullarda zorlayarak kişiliğinin gelişmesini sağlamaya çalışmıştı. Zamanında babası gibi ağır gibi gözükse de daha sonraları ona çok güzel meyvelerini veren bir süreç olmuştu. Sadece abisi değil bütün ailesinin sanata düşkün olması Kurosawa’nın sanatsal açıdan zenginleşmesini sağlamıştı. Sinemanın dışında sınıf öğretmeni sayesinde resme olan düşkünlüğü mevcuttu. Tessai, Uroza, Taiga’nın (üç ünlü peyzaj ressamı) yanısıra, Cezanne, Van Gogh gibi usta ressamları beğenmiştir. Daha sonra “Yume/Düşler” filminin “Kargalar” bölümünde Van Gogh’un, doğayı resmetmeye duyduğu aşkı anlatarak, doğanın güzelliğine ve sanatın bu güzelliği yücelten gücüne değiniyordu. Dünya edebiyatından bir sürü eser okumuş olması da etkili olmuştu sinemasında. Filmografisinde çeşitli edebiyat eserlerinin uyarlamalarına da rastlıyorduk. Dostoyevski’nin “Budala”da Shakespear’in “Machbeth” ya da “Kral Lear” da anlattıkları sorunsalları temelden kavrayıp, bu sorunsalların, kültürler farklı olsa da, kendi ülkesinde de varolduğunu sinemasında anlatarak, bu sorunsalların evrenselliğini tartışmıştır. Bu anlamda Kurosawa doğu ile batı arasında kurulan dengenin de temsilcisi olmuştur adeta.
Bir diğer gizli gücü ise Kuroda İlkokulu’ndaki sınıf öğretmeni Seici Taçikiva idi. Resim dersinde ne isterlerse çizebileceklerini söyleyen öğretmenine büyük bir heyecanla çizdiği resmi gösterip daha sonra da tam not alması, onun okuldan nefret etse bile heyecanla okula gitmesini sağlamıştır. Öğretmeni daha sonra okuldan ayrılsa bile, hayatındaki üçüncü gizli güç dediği okul arkadaşı Keinosuke Uegusa ile öğretmenlerini ziyarete gitmişlerdi ve böylece özgür ve yenilikçi şeylere karşı zihinlerini her daim açık tutabilmişlerdi. Sınıf hocasının onu resim konusunda yüreklendirmesi ise filmlerindeki resimsel anlatımın yanı sıra, tek tek filmlerinin story board’larını çizmesine kadar uzanıyordu. “Kagemusha” filminin sahip olduğu renklerin ve düş sahnesinin sürreal yapısını destekleyen tablo misali görüntülerin yanı sıra özellikle son dönem filmlerinden olan “Yume/Düşler” filminde bizi tamamen bir renk cümbüşü ve görsellik beklemektedir. Ayrıca bu filmin sekiz bölümden oluşmasının nedeni Japonya’da yaygın bir din olan Budizm’in bilgeliğe giden yolda ana kurala uyulmasını şart koşmasından ileri geliyordu.

Savaşırken düş kuran samuray.
Uegusa’ya gelecek olursak eğer hayatındaki üçüncü gizli gücü görüyorduk. İlkokul arkadaşı olan Uegusa da Kurosawa kadar kırılgan ve çelimsizdi. Kurosawa ona baktığı zaman kendisini görüyordu ve abisinin ona yaptığı şekilde Uegusa’ya yardım ediyordu. Ona gerek zorlayarak gerek başka şekillerde yardım edince, yardım etmenin daha da ötesinde kendisini de iyi hissediyordu. Arkadaşlıkları bu kadarla sınırlı kalmayan ikili daha sonraları “Subarashiki nichiyobi/Harika bir Pazar” ve “Yoidore tenshi/Sarhoş Melek” filmlerinde birlikte çalışmışlardı.Abisinin ölümüyle gelirsiz kalan Kurosawa, bir gazete ilanında PCL stüdyosunun yönetmen asistanlığı için açtığı sınavı görünce hemen harekete geçti. Gerçi o güne değin hayallerini hep sahne ve kostüm tasarımcılığı süslüyordu ama fazla seçeneği yoktu. Bir süre filmlerin alt kadrolarında çalıştı. Yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başlayan Kurosawa, birbiri ardına yazdığı senaryolarla kısa sürede adını duyurur. Tam II.Dünya Savaşı’na denk gelen bu dönemde katı bir sansür vardır. Film bir erkeğin ihanetini anlatıyordu, bu da dönemin Japonya’sında kabul edilir bir olgu değildi. Militarist anlayış herşeye kuşkuyla bakar. Film piyasasına 1936'da senaryo yazarı olarak giren Kurosawa tüm bunlara rağmen ilk filmi olan “Sugata Sanshiro“yu 1943 yılında çekmeyi başarır. 1944'de “The Most Beautiful” filmini yönetti, bir yıl sonrasında da filmin kadın başrol oyuncusu olan Kayo Kato ile evlendi.
Japon sinemasında savaş sonrasının en önemli ismi Akira Kurosawa’dır. “Harika Bir Pazar“, “Sarhoş Melek“, “Kuduz Köpek” adlı üçlemesi, savaş sonrası toplumsal sorunları üstüne yapılmış, ince bir duyarlılık ve etkili bir hümanizma taşıyan çalışmalardır. Sinema endüstrisinin özellikle savaş sonrasında geliştiği Japonya’da, film öyküleri ve anlam tekniği açısından eleştirilerek “Batıcılık”la suçlanmıştır. Bundaki en büyük etken Kurosawa’nın filmlerinde başından beri kendine sorunsal edindiği “ben” temasının işlenmesi ve insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini görünürdeki biçimini aşan derinlikli bir boyutla irdelemesiydi. Sadece “ben” diyebilme sorunuyla uğraşmak bile geleneksel doğu toplumunda ayıp sayılmakta ve batıclıkla eş tutulmaktaydı. Kurosawa bütün bu eleştirilere karşı “Ben kendimi dünya yurttaşı sayıyorum” yanıtıyla yetinmişti. Kurosawa geleneklere son derece bağlı bu doğu toplumunda “ben” diyebilmeyi sinemasıyla gerçekleştirebilmiştir. En çok beğenilen “Yedi Samuray” ya da bir diğer adıyla “Kanlı Pirinç” filminde başarı elde etmiş olmasına rağmen samuraylardan birisinin azarlandığını hatırlıyoruz ve hatta başına buyruk hareketlerin ödüllendirilmeyeceği konusunda kendisine çıkışan bir diğer samurayla karşılaşıyoruz. Bir başka filmi olan “İkiru/Yaşamak“da ise parkı yaptırmak için uğraşan memurun hiçe sayılarak bunu bir insanın tek başına yapamayacağından bahsediliyor. Bütün bunlarda Japon toplumunun “ben” kelimesinden çok “biz”i, bireysel başarıların zikredilmesinden çok topluma mal edilmesini görmekteyiz. “Yedi Samuray” Venedik Film Festivali’nden Gümüş Aslan ile dönmüştü. Bu filmde bir başka noktaya dikkat etmek gerekirse de “ben” duygusunun her samurayı tanıtırken onların kişiliklerine özgü farklı müzik çalınmasında bulabiliriz.
Kurosawa’nın filmlerine genel anlamda bakıldığında işlediği konuların; toplumsal gerilim, ruhsal çözümleme, doğa insan ilişkisi, tarihsel olaylara bakış biçiminde olduğu görülür. Ancak tartıştığı temalar çoğunlukla; birey olabilme ve “ben” diyebilme, insanın yaşadığı çelişkiler, yoksul insanlra ve sorunları, politik temalar, insan-doğa ilişkisi, sevgi ve dostluk gibi temalardır. Bütün bunları yaparken filmlerini Japon Kültürü’nden beslemiştir. Bunun dışında etkilendiği bir başka şey ise No Tiyatrosu idi. 16. yüzyılda doğan No Tiyatrosu, kahramanlık ve samuray öykülerinden oluşmaktadır. 17. yy da gelişen Kabuki Tiyatrosu ise, aşk-ödev, birey-toplum, toplum-doğa çelişkilerini anlatmaktadır. Kabuki kelime anlamı olarak ka: müzik, bu: dans, ki: yaratıcılık demektir. Kurosawa No Tiyatrosunun yaratıcısı Zeamini’nin tüm yazılarını okumuştur.
İlk çıkışını 1950'de yönettiği “Rashomon“la yaptı. Film 1951'deki Venedik Film Festivali’nde Büyük Ödülü aldı. 1952'de de En İyi Yabancı Film Oskarını alan “Rashomon”, adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. “Rashomon”u çekmek istediği zamanlarda yönetmen yardımcıları senaryoyu anlamadıklarını söylemişlerdi ve Kurosawa onlara senaryoyu tekrar okumalarını söylemişti. Senaryo gerçeğin bile aslında göreceli bir kavram olduğunu, insanoğlunun değer yargılarına göre şekil değiştirebileceğini vurguluyordu. Bir hikayenin dört kişi tarafından farklı şekilde anlatılmasıyla ilgiliydi film. Siyah beyaz olan bu filmdeki kamera kullanımı tabuları yıkmıştı. Işık gölge oyunları vardı ve kamera ilk kez güneşe çevrilmişti. Film aslında Aktugatava’nın “Ormanın Sıklığında” hikayesinden yola çıkılarak genişletilmişti. “Rashomon”da samuraylık onuru ve kadının alt görülmesi konuları gözümüze çarpmaktadır. Tecavüz sahnesinden sonra kadının artık daha da değersiz olduğunu söyleyen adamın kadını artık istememesi ve daha sonra kadının adamın cesaretiyle ilgili kışkırtıcı sözleri üzerine haydut ile adamın dövüşmeye başlaması buna bir örnek olarak gösterilebilir.
Öykünün yazılış tarihinden her ne kadar Freud’un insanı “id-ego-süperego” olarak üç ayrı katmanda incelediği kuramından eski olsa da, filmi Freudyen bir bakış açısıyla ele almak mümkündü. Ormanda yolculuk etmekte olan samuray ile eşine saldıran haydut hayvansal iç güdüleri ifade eden “id”i; tutkularına karşı gelemeyerek haydut ile birlikte olan kadın “ego”yu; tüm bu olaylar karşısında intihar etmekten başka şansı kalmadığını düşünen samuray ise, vicdani sorumlulukları ifade eden “süperego”yu temsil ediyordu bir bakıma… Ve yine Freud’un başka bir saptamasını da doğruluyordu film; kişi kendi egosunun çıkarları uğruna her türlü kötülüğü yapabilirdi. Sadece bu filmde değil başka filmlerde de Freudyen alt okumalar yapılabiliyordu; “İkiru/Yaşamak” da Freud’a göre insan bir gün öleceğinin bilincinde olan tek varlıktı ve bu nedenle de hayattan beklentileri vardı. Watanabe için de durum aynıydı. Öleceğinin farkına vardığında aslında tüm zamanını bürokratik işlemleri organize ederek geçirdiğini, gerçekten heyecan duyacağı işlere zaman ayıramadığını anlıyor, kenar mahallelerden birinde bir çocuk parkı yapılmasına ön ayak olmaya çalışıyordu. Bu film Berlin Film Festivali’nden “Jüri Özel Ödülü” ile dönmüştü.
Çok az iş çıkardığı 1960'la 70 arası Kurosawa intihara teşebbüs etti. Ölümden dönen yönetmen daha sonra Ruslarla yapılan bir ortak filme imza attı: “Dersu Uzala” (1974), bu filmin yanı sıra 1980'de de hayranı olan Francis Coppola ve George Lucas’ın yardımlarıyla epik bir samuray filmi olan “Kagemusha“yı (1980) yönetti. (Film Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü All That Jazz’la paylaştı).

Maoliyo
Kurosawa, 1990 yılında “Yume/Düşler” filmiyle hayata veda etmeyi düşünürken arkasından 1991 senesinde “Ağustosta Rapsodi” yi çekmişti. 1993 senesinde ise finale yaraşır bir film çekmişti. “Madadayo” filminde Japoncada “daha değil” anlamına gelen “madadayo” sözcüğünü , dünyanın yaşanmaya değer bir yer olduğunu düşünen, eninde sonunda insanı yakalayacak olan ölüm ile mümkün olduğunca geç buluşmayı düşleyen bir insanın özdeşleştiriyordu Kurosawa ve kendisi de bundan beş sene sonra “maoliyo/oldu” demiştir.
Kurosawa’ya göre sinemasında iki eğilim vardır. İlki gerçekçi eğilim (Kuduz Köpek, Yaşamak) diğeri ise sanatçı eğilimi (Yedi Samuray, Örümcek Şatosu). Yönetmen bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmiştir; “Sinemamda var olan bu iki eğilim ben farkında olmaksızın ortaya çıkıyor. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ama değilim. Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bu nedenle gerçekçi de değilim zaten.”
Çoğu yazar Kurosawa’nın bu düşüncesiyle hem fikir değildir çünkü filmlerinde bize sergilediği bir gerçeklik mevcuttur.
Aldo Tassone, Kurosawa’nın sinemasında “zıtların çatışmaları”nın sergilendiğini söylemektedir. Ona göre yönetmenin filmlerindeki “zıtlıkların bu gürültülü çatışması” salt birbirini izleme kuralının gerektirdiği düşünce - eylem yapısına uyarlı bir geçişten ötekine değil, buna koşut olarak görüntüleme tekniğinin özüne de ilişkindir. Bu düşüncesini destekleyen şu örnekleri verir Tassone. “Sarhoş Melek” filminde pis su birikintisinde yüzen beyaz bir karanfil, “Kuduz Köpek”te ormanın çiçeklerle örtülü dokusuna damlayan kanlar, “Gençliğime Hayıflanıyorum”da Kyoto Tepelerindeki bir kır gezisinin çoşkusunu bölüp parçalayan bir silah sesi, “Kagemusha”da talan edilmiş bir şatonun eteklerindeki gece konserinin büyüleyiciliği, “Yedi Samuray”da barış içinde görünen köyün tepelerinde kara bir bulut gibi birden haydutların belirmesi gibi.
Kurosawa’nın filmlerinde Japon Kültürü’nden beslenip kendi yarattığı samurayları görürüz. “Yedi Samuray”da, “Gizli Kale”de ve “Kagemusha”daki samuraylar, samuray onuru, cesaret ve dürüstlüğünü her zaman göstermişlerdir. Oysa “Sanjuro” ve “Yojimbo”daki samuraylar efendiye tam bağlılık içinde olmak, üstlere saygı göstermek, başka bir deyişle samuraylık görevlerini yerine getirmek konusunda çelişkili davranan samuraylardır. Kurosawa samuraylık etiğini çağdaşlaştırarak belki de Japon tarihinde önemli bir yeri olan bu kurumun dünya çağdaşlaşırken eski etiği ile sürmesinin olanaksız olduğunu anlatmaya çalışıyordu.
Filmlerinin çoğunda gördüğümüz Toshiro Mifune, Kurosawa’nın favori oyuncusuydu, yönetmenle birlikte 14 yıl çalışmıştı, ta ki ikilinin arası bozulana kadar. “Sarhoş Melek”, tanışmalarına ve 17 film boyunca birlikte çalışmalarına vesile olmuştu. Venedik Film Festivali’nde OCIC ödülüne layık görülen “Akahige/Kızıl Sakal” filminde Mifune gelen başarıya rağmen Kurosawa’nın hem fikir olmadığı bir oyunculuk sergilemiştir. Bu film birlikte çalıştıkları son film olmuştur ve Kurosawa şunları demiştir; “Bir oyuncu kendi öz kişiliğini oynamaya başladı mı artık herşey bitmiştir. Ben de bundan böyle onunla çalışmamaya karar verdim.”
Japon sinemasının en büyük yünetmenlerinden biriydi Kurosawa. 88 yıllık yaşamı boyunca iki büyük dünya savaşına atom bombası felaketine, depremlere ve ekonomik krizlere tanık olmuş şanssız bir nesle dahildi. Bunlar yüzünden şanssız olarak adlandırılsa da bu konuları filmlerinde çok güzel işlemeyi başarmıştı ve atom bombası ile ilgili yaptığı “Ağustos’ta Rapsodi” filmi bunun en güzel kanıtlarından biriydi. Simgesel anlatıma yer veren yönetmen bu filmde karıncaların kırmızı güle tırmandığı sahnede adate günümüzde Japonların ne kadar oportunist olduğunu anlatıyordu şeklinde yorumlanmıştı. “Sarhoş Melek” filminde ise pis kokulu bir bataklığı mahallenin orta yerine koyması filme başka bir anlam yüklüyordu.
Kurosawa’nın filmlerinde efekt ve müzik son derece önemlidir. “Yedi Samuray”da bireyciliği savunurken müziğin üzerinde durması bunun bir örneğidir. Bresson; “Kulak daha çok içeriye yöneliktir, göz ise dışarıya. O halde bir ses görüntünün yerine geçebiliyorsa, görüntüyü kaldırmak veya etkisiz kılmak gerekir.” Sözünü akla getiren kimi sahnelerde Kurosawa sesi dramatik durumun en çarpıcı aktarıcısı olarak kullanmıştı.
1941 - 1993 yılları arasında 32 filme yönetmenlik yapan Kurosawa, yönetmenlikten sonra senaryo yazmaya devam etmiş ve 57 senaryo yazmıştır. 1998'de kaybettiğimiz usta yönetmenin yapımcılığını üstlendiği sekiz film bulunmaktadır. Kurosawa’nın yaptığı işler bu kadarla kalmamıştır çektiği filmler diğer yönetmenler için esin kaynağı olmuştur. Amerikalı yönetmenlerin çektiği “Conan”, “Yedi Silahşörler”in esin kaynağı “Yedi Samuray”dır. “Öfke”nin esin kaynağı “Rashomon”, “Bir Avuç Dolar”ın esin kaynağı da “Yojimbo”dur, ki zaten filmde gördüğümüz mizansen ve western düellolarını çağrıştıran sahneler bu bağı kurmamızı kolaylaştırmaktadır. George Lucas’ın “Yıldız Savaşları”nın esin kaynağı da “Gizli Kale” olmuştur. Bu esinlerin dışında pek çok sahneleri de yönetmenler tarafından kopya edilmiştir.

0 yorum:
Yorum Gönder